23 Ağustos 2010 Pazartesi
İnceleme: Inception
Amerika’da sönük ve kalitesiz geçen yaz döneminin kurtarıcısı ilan edilen Inception, bizim de çok uzun zamandır beklediğimiz bir filmdi. Christopher Nolan’ın hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği filmin konusu uzun süre saklı tutulsa da vizyona girmeden bir süre önce tanıtım kampanyası çerçevesinde filmin genel içeriği hakkında bilgi sahibi olabilmiştik.
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, Nolan yine yapacağını yapmış ve ortaya bir şaheser çıkarmış. Mükemmele yakın bir senaryo, Nolan’ın kendine özgü yönetim tarzı ile birleşince sonuç çok başarılı olmuş.
Senaryoyu tek başına değerlendirecek olursak; Karşımızda kimi sinema seyircisine biraz fazla karışık gelebilecek “yahu şimdi ne neydi, şu muydu alla alla?!” dedirtecek bir senaryo ile karşı karşıyayız. Konu itibari ile “tersten Matrix” havası yaratan filmi iyice sindirebilmek için iki kere izlemek şart gibi görünüyor, yoksa senaryo ve diyaloglara gizlenmiş ince detayları kaçırmak oldukça kolay.
Senaryonun, daha doğrusu fikrin çalıntı olduğu iddialarına ise gülüp geçiyorum. Elbetteki insanların bilinçaltına girip onları yönlendirmek, insanları rüyalarında manipüle etmek yeni bir fikir değil, fakat senaryo ve hikaye öylesine derin, katmanlı ve başarılı ki, olayın sadece dışardan görünen arayüzde olmadığını kanıtlıyor.
Filmin başarısına katkıda bulunan, en kötü haliyle bile en azından köstek olmayan oyuncu kadrosunu da es geçmemek lazım. Tabi ki bunda uluslararası ve kalabalık sayılabilecek bir kadroyu mükemmel bir şekilde yöneten ve başarılı performanslar vermelerini sağlayan Nolan’ın da etkisi büyük.
Filmin esas adamını canlandıran Leonardo DiCaprio, bizim de oldukça beğendiğimiz Shutter Island’taki rolünden sonra yine ilginç bir şekilde benzer bir karakter ile karşımıza çıkıyor, fakat bu tipik bir benzerlik değil, farklı, özel bir benzerlik. Oyunculuğunu genel olarak pek beğenmediğim DiCaprio, Shutter Island’da olduğu gibi bu sefer de başarılı bir performans ortaya koyuyor, ama karakter benzerliği sebebiyle ara sıra flash-backler yaşamadık dersek yalan olur :) Joseph Gordon-Levitt, her zamanki kendine has karakteriyle üzerine düşeni yapmasını biliyor, tıpkı Marion Cotillard gibi. Ellen Page ise yer yer biraz tutuk göründü bana, ama o da sırıtmıyor kesinlikle, vasat olarak nitelendirebiliriz. Yusuf karakteri ile filme çok hızlı dahil olan Dileep Rao ise kısıtlı zamanından dolayı potansiyelini tam olarak ortaya koyamamış gibi.
Tom Hardy vasat bir performans ortaya koyarken Cillian Murphy ise garip tipinin verdiği karizma sayesinde klasik performanslarından birini ortaya koyuyor. Ken Watanabe ise her zaman göze batmayı başaran efsane isimlerden biri zaten, onun için söylenecek pek birşey yok.
Sonuç olarak ortaya bir Nolan klasiği daha çıkmış diyebiliriz, film hem seyirciyi hem yapımcıları hem de eleştirmenleri mutlu etti, daha ne olsun :)
9/10
Özgür'ün Bakış Açısı;
Henüz 40 yaşına yeni ulaşmış Christopher Nolan'ın kısa kariyerinde bu kadar çok şeyi başarmış olması gerçekten şaşırtıcı bir olay. Yıllardır çoğu sinema severin çok da fazla dillendirmediği bir yönetmen olmasına karşın sinema tarihine adını çoktan yazdırmış durumda bence. Henüz bu kadar genç olması da bundan sonra neler yapabileceğine dair insanı heyecanlandan bir unsur tabi, kim bilir şapkasından daha neler çıkartacak...
Filme gelirsek, son yıların sinemada izlemek için en iyi alternatiflerinden biri olduğu zaten aşikar. Levent'in de dediği gibi hem eleştirmenleri hem de seyirciyi aynı anda bu denli memnun eden bir film çok nadir bulunur.
Benim için filmin asıl başarısı ise; çoğu zaman içi boş gişe filmlerinin peşinden koşan genel sinema seyircisine adam gibi bir sinema izletmeyi başarmış olması. Filmi izleyenlerin "karmaşıkmış ya" "orasını burasını anlamadım" tarzı nidaları da bu yüzdendir. Nolan'ın en büyük karakteristik özelliklerinden biri olan "kaliteyi gişe filmleri içine çok güzel yedirme olayını" yine oldukça başarılı bir şekilde uygulamış ve rakamlara bakarsak bunda yine çok başarılı olmuştur.
Filmin teknik yönden de oldukça başarılı olduğunu söylemek lazım. Nolan bu tarz şeylere de kafa yoran bir isim ve birileri 3D peşinden koşup işin kolayına kaçmaya çalışırken o orjinalliğin peşinden koşuyor. Filmi izledikten sonra akla kazınan sayısız yeni sahnemiz oldu dersek yalan olmaz herhalde. Müzikler de on numaraydı, Hans Zimmer yine sihrini konuşturmuş.
Benim açımdan film hakkında söyleyebileceğim tek olumsuz noktaya gelirsek; kadro seçimleri ve oyunculardan alınan performanslar konusunda pek tatmin olmadım diyebilirim. Oyuncu performanslarının filme verdiği neredeyse sıfır bence. Levent'in de bahsettiği DiCaprio'nun bu filmdeki karakteriyle Shutter Island'daki karakterinin benzerliği göz ardı edilemez düzeyde, özellikle de bu tarz özgün ve orjinal bir film için. Genel olarak diğer oyuncular da hep vasat düzeyde seyrediyor. Nedendir bilmem sadece Tom Hardy biraz olumlu etki bıraktı bende. O da herhalde -olması gerektiği gibi- yeni bir yüz olduğu içindir. Son olarak Michael Caine ne gezer şu filmde anlamış değilim. Nedendir yani adamı araya sokuşturup yüzünü biraz daha eskitmek, zaten eğreti olan bir karakter için gereksiz bir seçim olmuş.
9/10
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)



0 yorum:
Yorum Gönder